Anasayfa » Tarih » Yumuşama (Detant) Dönemi – 2
yumusama-detant-donemi-2-featured-image
Yumuşama (Detant) Dönemi 2

Yumuşama (Detant) Dönemi – 2

Yumuşama (Detant) Döneminin ikinci bölümü ile Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi derslerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. 

Uzaydaki Yarış (Sputnik Krizi)

Uzaydaki Yarış (Sputnik Krizi)

Uzay çalışmaları Sputnik ile başlamıştır. Sputnik, SSCB’ye ait uzaya giden ilk yapay uydudur. Sputnik Krizi, 4 Ekim 1957’de SSCB’nin uzaya fırlattığı ilk yapay uydu olan Sputnik’in ardından ABD ile SSCB arasında yaşanan uzay yarışıdır.

1950’lerin başında hem ABD, hem de SSCB uzaya ilk uyduyu fırlatmak için birbirleriyle yarış içine girmişlerdi. ABD’nin başarısız denemelerinin ardından hiç beklenmedik bir anda SSCB, bir basketbol topu büyüklüğündeki Sputnik–1 uydusunun yörüngeye oturtulduğunu açıkladı. Bu durum ABD için tam bir şoktu. Çünkü bu olay teknoloji yarışında geri kalmak demekti, SSCB’nin kıtalararası füzeler yapımındaki üstünlüğünü vurgulamaktaydı. Daha da önemlisi bu denemeyi başaran SSCB’nin, nükleer bir silahı ABD üzerine gönderebileceği paranoyası tüm Amerikalıların aklına girmişti. SSCB’nin, uzaya Sputnik’i göndermesinin ardından ABD, ertesi yıl NASA’yı kurdu. SSCB, 3 Kasım 1957’de bu kez uzaya giden ilk canlı olan Laika adlı köpeği taşıyan Sputnik–2 uydusunu da başarıyla fırlatarak uzay çağı yarışında bir adım önde olduğunu gösterdi.

Yumuşama Dönemi'nde Dünyada Meydana Gelen Önemli Gelişmeler

Yumuşama Dönemi'nde Dünyada Meydana Gelen Önemli Gelişmeler

  • 1945’ten sonra kömürün yerini petrol almıştır.
  • SSCB’de Yuri Gagarin, Vost–1 ile 12 Nisan 1961’de uzaya çıkan ilk insan oldu (Vostok–1 adlı uçakla 1 saat 45 dakikada dünyayı bir kez turladı).
  • 16 Temmuz 1969’da ise Neil Armstrong, Apollo–11 ile Ay’a ilk ayak basan insan oldu (21 Temmuz).
  • 1958’de ABD, NASA’yı kurarak ilk uydusunu uzaya gönderdi.
  • 1960’larda Japonya’da hızlı tren seferleri başlamış, ayrıca elektrikli ev aletlerinin çeşidi artmıştır.
  • Uzaya giden ilk ABD’li kadın, Sally Rider, 18 Haziran 1983’te Challenger ile uzaya çıkmıştır (Ayrıca uzaya çıkan en genç insandır).
  • Uzaya giden ilk canlı SSCB’nin Sputnik -2 füzesiyle Laika adlı köpektir (1957).
  • 1956 yılından itibaren Eurovision şarkı yarışması düzenlenmeye başlamıştır.
  • ABD ve diğer Avrupa devletleri uydu çalışmaları yapmış Uranüs ve Neptün gezegenlerine Voyager–2 gemisi gönderilmiştir. 1
  • 975’te ABD ve SSCB Apollo-Soyuz ortak uzay uçuşunu yaparak bilimsel alanda önemli bir ortak işbirliği gerçekleştirmişlerdir.
  • ABD’li yazar Ernest Hemingway 1954’de, John Stainbeck 1962’de Nobel Edebiyat ödülünü aldı.
  • 1960 yılından itibaren Avrupa Futbol Şampiyonası UEFA tarafından 4 yılda bir düzenlenmeye başlandı.
  • Uzaya giden ilk kadın SSCB’den Valentina Tereshkova oldu (6 Haziran 1963’te Vostok-6).
  • 1950’li yıllar ABD’de ırk ayrımcılığının arttığı yıllar olmuştur. Bu dönemde siyahların direniş hareketinin lideri Martin Luter King tarih sahnesine çıkmış ancak sonra öldürülmüştür.
  • 20. yy. sonlarına doğru internet kullanımı ile bilgi alışverişindeki hız artmıştır.
  • Elvis Presley (1935–1977) bu dönemin en önemli Rock’n Roll müzisyenlerinden biridir.
  • TV’nin yaygınlaşması ile Amerikan sinemasının kalbi olan Hollywood, büyük kriz yaşamıştır.
  • Amerika’da her yıl düzenlenen Sinema Ödülleri Oscarları’nı elde etmek için birçok film şirketi kurulmuş, Avrupa’da ise sinema ödüllerinin verildiği Cannes Film Festivali düzenlenmeye başlanmıştır.
  • Mc Donalds ve Disneyland gibi şirketler Amerikan kültürünün yayılmasını sağlamışlardır.
  • I. Dünya Savaşında 1 kez, II. Dünya Savaşında 2 kez iptal edilen olimpiyatların, siyasete alet edildiği de olmuştur. Bunların en bilineni 1936’da Berlin olimpiyatlarının açılışında Hitlerin yaptığı konuşmanın Nazi propagandası niteliği taşımasıdır.
  • 1979’da SSCB’nin, Afganistan’ı işgali üzerine ABD öncülüğündeki 60 ülke 1980 Olimpiyatlarını boykot etmişlerdir. 1984 yılında ise bu kez Los Angeles olimpiyatlarını SSCB ve Küba’nın aralarında olduğu 13 ülke boykot etti.
  • Soğuk Savaş döneminde SSCB ve Doğu Bloğu ülkeleri olimpiyatları boykot ettikten sonra 1928–52 arasında kendi aralarında “Spartakiads” adını verdikleri spor müsabakaları yapmışlardır.
  • 1975’te Münih Olimpiyatlarında, Filistin’in Kara Eylül Örgütü, olimpiyat köyünü basarak, İsrailli 11 sporcuyu rehin alarak, bazılarını öldürmüştür.
  • Afganistan’daki Taliban Örgütü 1996–2002 yılları arasında Afganistan’ın olimpiyatlara katılımını engellemiştir.

1960-80 Arası Türk Dış Politikası

1960-80 Arası Türk Dış Politikası

Bu dönemde Türk dış politikasının birinci önemli unsuru Kıbrıs meselesidir. İkinci önemli unsuru ise ABD ile olan ilişkilerdir. ABD ile olan ilişkiler, Kıbrıs meselesinin iniş çıkışlarına göre değişen bir yapı göstermiştir. Türk-ABD ilişkilerinin 1964–74 Kıbrıs buhranlarında ağır sarsıntılar geçirmesi Türkiye-SSCB ilişkilerinin gelişmesine neden olmuştur.

Kıbrıs Buhranları

1878’de Rusya karşısında zor durumda kalan Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngiltere’ye vermişti. I. Dünya savaşı sırasında ise İngiltere, Kıbrıs’a el koydu. II. Dünya savaşından ağır ekonomik kayıplarla çıkan İngiltere savaş sonrasında Kıbrıs’tan çekildi. Bu gelişmeden sonra Yunanistan, Kıbrıs konusuna daha çok eğilmeye başlayarak, 1954’te konuyu BM’ye taşıdı. Bu tarihten sonra Türkiye, Yunanistan’ın amacının adaya sahip olmak olduğunu anlayınca konuyla daha yakından ilgilenmeye başladı ve bu konuyu milli bir politika haline getirdi.

1950’lerin sonlarında Kıbrıs’ta bağımsızlık hareketi başladı ve uluslararası antlaşmalara dayanan bir Türk- Rum Ortak Devleti kuruldu. Fakat Rumlar, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış haklarını ellerinden alma ve Kıbrıs’ın tüm yönetimine el koyma yoluna gittiler. Rumlar adayı Yunanistan’a bağlamak için çalışmalara başladılar. 1955’te Yunanistan, EOKA terör örgütünü kurarak Rumları harekete geçirmiş, adada taşkınlık yaparak Rum halkını kışkırtarak Anayasayı ve uluslararası antlaşmaları çiğnemiş oldular.

11 Şubat 1959 tarihinde Zürich Antlaşması ile Kıbrıs’ta bağımsız bir Cumhuriyet yönetimi kurulması, Türk ve Rum toplumlarının haklarının neler olacağı kararlaştırılmıştır. Zürich Antlaşması’nı aynı yıl Londra Antlaşması takip etmiş, bu antlaşma ile Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyet yönetimi kurulmasına karar verilmiştir.

Ayrıca I haklarından dolayı Kıbrıs’taki anayasal düzeni koruma hakkı Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a verilmiştir.

Kıbrıs’ta ilk önemli buhran, Kıbrıslı Rumların ENOSİS’ten vazgeçmemeleri ve 1960 Anayasasının Türklere tanıdığı hakları kabullenmemiş olmalarıdır. Burada amaçları Türkleri adadan uzaklaştırıp ENOSİS’i gerçekleştirmektir. Yani adayı Yunanistan’ın ilhak etmesini sağlamaktır. Bu duruma tepki gösteren Türklerle, Rumlar arasında çatışmaların başlaması Kıbrıs meselesini ortaya çıkarmıştır.

Kıbrıs, İngiltere’nin yönetimi altında iken İngiltere, adanın Yunanistan’a bağlanmasını amaçlayan ENOSİS (Megalo idea çerçevesinde Yunanistan’la birleşme) çabalarını arttırmış ve 1955’te EOKA adında bir örgüt kurmuştur. EOKA, Kıbrıslı Rumlar tarafından ENOSİS amacını gerçekleştirmek amacıyla kurulmuştur.

Kıbrıslı Rumlar, Türkleri yok etmek için Aralık 1963’te saldırıya geçerek çocuk, kadın, yaşlı demeden onlarca soydaşımızı öldürmüşlerdir. Türklere yapılan bu saldırılar sonucu birçok insan hayatını kaybetmiş ve binlerce insan Kıbrıs’tan göç etmek zorunda kalmıştır.

1963’ten itibaren Kıbrıs Devlet Başkanlığını üstlenen Makarios yönetimi altında Kıbrıslı Türklere girişilen saldırılar Türkiye’nin ciddi endişeler duymasına neden olmuş, iki toplum arasındaki bölünme bu olaylar sonrası derinleşmiştir. Bu gelişmeler üzerine Türk jetleri Kıbrıs üzerinde uçtu ve Türkiye garanti antlaşması gereği Yunanistan ve İngiltere’yi harekete geçirdi. Bu 3 devlet Lefkoşa’da iki kesim arasına girerek “Yeşil Hattı” oluşturdular.

15 Temmuz 1974’te Yunanistan’ın Cunta desteğiyle Kıbrıs’ta gerçekleştirilen ENOSİS amaçlı askeri darbe sonucu Makarios hükümetinin devrilip, Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi üzerine bu idareyi Türkiye tanımadığını açıklamıştır. Çünkü Kıbrıs Anayasası ve Kıbrıs’la ilgili antlaşmalar ihlal edilmiştir. Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin kendi soydaşlarının geleceği açısından endişe duymasına yol açmıştır.

Bu nedenle Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Barış Harekâtını başlatarak adaya asker çıkartmıştır. Bu arada Yunan birliklerinin adada garantör olarak bulunan Türk birliklerine saldırması çarpışmanın ada geneline yayılmasına neden olmuştur. Türkiye’nin harekâtı üzerine, BM hemen harekete geçmiştir. Çünkü Türk- Yunan savaşı ihtimali belirmiştir. İngiltere’nin araya girmesiyle Lefkoşa’yı iki bölgeye ayıran “Yeşil Hat” üzerinde bir anlaşmaya varılmıştır.

22 Temmuz akşamı Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin ateşkes kararını kabul etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Cenevre Konferansı’nda toplandılar, adada 1960 Anayasal düzenini yeniden kuracak kararlar aldılar. Ancak Rum ve Yunanlılar konferansta alınan kararlara uymayınca (ateşkes hükümlerine de) Türkiye, Rum ve Yunan hükümetleriyle anlaşmanın mümkün olmadığı kararına vararak, 14 Ağustosta başlayıp 3 gün sürecek olan II. Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirdi. Bu harekât neticesinde Kıbrıs’ta, Türk tarafının sınırları çizildi (Magosa-Lefke hattı Türk askerince sınır haline getirildi).

Sonuç: Türk silahlı kuvvetlerinin gerçekleştirdiği 1. ve 2. Kıbrıs Barış Harekâtları ile Kıbrıslı Türklerin can güvenliği sağlanmış, Rumların ENOSİS hayali Akdeniz’in karanlık sularına gömülmüştür.

Türkiye’nin, Kıbrıs’a, 1. askeri harekâtını hukuki müdahale olarak gören dünya devletleri, 2. harekâta işgal olarak bakmışlardır. 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulması ile Rum kesiminin yönettiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nden ayrı olarak bir Türk devleti kurulmuştur. Böylece ada ikiye bölünmüştür. 15 Kasım 1983’te de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edilmiştir. KKTC’yi tanıyan ilk dış ülke Bangladeş olmuştur.

Kıbrıs’ta, Türk ve Rumlar arasında yapılan tüm görüşmelerde (Toplumlararası görüşmeler diye bilinir) Rumların uzlaşmaz tutumları nedeniyle Kıbrıs meselesinde günümüze kadar bir sonuç alınamamıştır. Ayrıca ABD ve BM’nin planları, Yunanistan ve Türkiye’deki hükümet darbeleri, görüşmeleri engellemiş ya da kesmiştir. Bütün bu gelişmeler meselenin çözümünü iyice zorlaştırmıştır.

Kıbrıs meselesi sırasında ABD ile Türkiye arasında mektuplaşmalar da yaşanmıştır. ABD Başkanı Johnson, yolladığı bir mektup ile Türkiye’nin Kıbrıs adasına yönelik düzenlediği barış harekâtını durdurmasını istemiştir. Başbakan İsmet İnönü ise ABD’nin bu isteğini reddeden bir mektup yazmıştır
2004’te Kuzey Kıbrıslı Türkler, BM Genel Sekreteri Kofi ANNAN’ın planına (Annan Planı) %65 evet oyu verirken, Rumlar %76 hayır oyu vermişlerdir.

Türk-Yunan İlişkilerinde Günümüze Kadar Süren Diğer Gerginlikler

Türk-Yunan İlişkilerinde Günümüze Kadar Süren Diğer Gerginlikler

Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs Sorunu yanında; Kıta Sahanlığı sorunu, Adalar sorunu, Hava Sahası (Fır Hattı Sorunu), Kara Suları Sorunu gibi sorunlar da yaşanmaktadır.

Yumuşama Dönemi'nde Türkiye ve Ortadoğu

Yumuşama Dönemi'nde Türkiye ve Ortadoğu

Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerinde 3 farklı dönem yaşanmıştır:

1. Dönem (1950–60 arası)

Bu dönemde Türkiye, SSCB’nin, Ortadoğu’ya sızmaya çalışması ve Arap ülkelerinin de bu sızmayı kolaylaştırıcı çalışmalarda bulunmaları nedeniyle Ortadoğu ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmamıştır. Hatta Türkiye, bu gelişmeler üzerine NATO’ya girmiştir.

2. Dönem (1963–73 arası)

1963–64 Kıbrıs buhranlarından, 1973 Petrol Krizi’ne kadar geçen dönemde Türkiye, Ortadoğu ve Arap ülkelerine yaklaşma politikasına ağırlık vermiştir. Artık Türkiye, Arap politikalarına daha ılımlı yaklaşıp, onlarla yakınlaşmaya çalışmıştır.

Türkiye, İsrail’e karşı, Mısır, Ürdün, Suriye’ye yardım etmiştir. Çünkü Türkiye’nin, Araplardan krediyle petrol almak ve krediyi ödemek için Arap ülkelerine ihracatını arttırmaya ihtiyacı vardı.

3. Dönem (1973 Petrol krizi sonrası)

1969’daki Mescidi Aksa yangınına Türkiye’nin verdiği sert tepki, Türkiye’nin, Ortadoğu ve İslam ülkelerine daha fazla yaklaştığının kanıtıdır. Türkiye, bu olay sonrası Fas’ta yapılan İslam Zirve Toplantısı’na katılmış ve Araplarla ilişkilerini güçlendirmiştir. Arap ülkelerinin tepkiyle karşıladıkları Camp David Antlaşması’nı Türkiye de reddetmiştir.

Günümüzde Türkiye, Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmekte ve uluslararası alanda Filistin’in haklarını korumaya çalışmaktadır.

ASALA (Ermeni Terör Örgütü)

ASALA, 20 Ocak 1975 tarihinde Lübnan’ın Başkenti Beyrut’ta kurulan 1975 ile 1985 yılları arasında faaliyet gösteren Ermeni terör örgütüdür. ASALA, ilk kez Beyrut’taki Dünya Kiliseler Birliği Bürosuna yaptığı bombalı saldırı ile adını duyurmuştur. Asala kendisini uluslararası devrim hareketinin bir parçası olarak görmekte, Türkiye ve müttefiklerini düşman saymaktadır.

Örgütün Amaçları Şunlardır: Sözde Ermeni Soykırımını kabul ettirmek ve Türkiye’yi soykırım nedeniyle tazminat ödemeye zorlamaktır. Asıl büyük amacı ise Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak ve doğu ve güneydoğu Anadolu’yu kapsayan büyük bir Ermeni Devleti kurmaktır.

Asala’nın yoğun faaliyet alanları 1985 yılına kadar Türk Dış Temsilcilikleri ve hava alanları olmuştur. Dış temsilciliklerimizdeki elçiliklerimize silahlı terör eylemleri yaparak diplomatlarımızı öldürmüşlerdir. (özellikle de 1970’den sonra). Örgütün en çok eylem yaptığı yer Lübnan’dır. Daha sonra da Fransa’dır.

Asala’nın en önemli faaliyeti 15 Temmuz 1983’te THY’nin Paris Orly Havalimanındaki bürosuna bomba koymasıdır. Bu olayda 8 kişi ölmüş 63 kişi de yaralanmıştır. Bu olaya Orly Katliamı denilmiştir.
1991’de Ermenistan Devleti’nin kurulması ile Asala en önemli amacını gerçekleştirmiş oldu.

Avrupa’nın kimi ülkeleri 24 Nisanı, sözde Ermeni soykırımı günü olarak kabul etmişlerdir. Türkiye, önceleri bu sorunu önemsememiş, Osmanlı’ya ait görmüştür. Ancak 1980 sonrası arşivlerin açılmasıyla Türkiye haklı olarak karşı propaganda başlatmıştır.

2008’de Kazakistan’da düzenlenen AGİT zirvesinde Ermenistan bir kez daha soykırım iddialarını gündeme getirince konu tekrar gündeme alınmıştır ve Türkiye’nin, Ermenistan’a 2005 yılında yaptığı Tarihçiler Komisyonu kurulması önerisi doğru bir adım olarak kabul edilmiştir. Bu öneriyi benimsemeyen Taşnak Partisi ve milliyetçi Ermeniler bu konunun irdelenmesini istememekte AGİT’in kararını kabul etmemektedirler.

Günümüzde Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik bir ilişki dahi bulunmamaktadır. Ancak Eylül 2008’de Ermenistan-Türkiye milli maçına, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Ermenistan Devlet Başkanı tarafından davet edilmesi ve Türkiye’nin daveti kabul etmesi ilişkilerin gelişmesi açısından önemli bir adım olarak sayılmaktadır.

Yumuşama Dönemi'nde Türkiye'nin İç Politikasında Meydana Gelen Olaylar

Yumuşama Dönemi'nde Türkiye'nin İç Politikasında Meydana Gelen Olaylar

27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi:

Siyasette demokratik özgürlüklerin, ekonomide liberal görüşün savunucusu olan DP, 1950 seçimlerini kazanarak iktidara gelmişti. Ancak DP, 1954 seçimlerini de kazanarak daha büyük bir çoğunluğa ulaştı.

DP’nin 1954 seçimlerinden sonra TBMM’de ezici bir üstünlük sağlaması ve bazı kesimlere göre bu üstünlüğü anti demokratik bir şekilde kullanmaya başlaması (basın, yargı ve üniversiteler üzerinde yoğun baskı uygulayıp, özgürlükleri kısıtlaması) DP’nin özellikle kentlerdeki kitleleri karşısına almasına yol açtı, parti içi muhalefeti de güçlendirmiş oldu.

1957’de ağırlaşan ekonomik bunalımın da etkisiyle ülkede siyasi hava giderek elektriklendi. DP’nin, muhalefete, basına ve aydınlara karşı baskı uygulaması, ekonomik ve siyasi alandaki hataları, partinin lideri olan Menderes’in kendini tüm güçlerin üzerinde görmesi gerginliği iyice arttırdı. CHP’ye yakın olan memur ve subaylar görevden uzaklaştırıldı. Hatta İsmet İnönü’nün TBMM’deki konuşmaları bile engellendi.

1950’li yılların ortalarından itibaren ordu içinde DP iktidarına son vermeye yönelik örgütlenmeler oluştu. 1957 seçimlerinden hemen sonra başlayan olaylar muhalefet partilerinin de faaliyetleriyle ulusal birliği tehdit eder duruma geldi. Bu arada oyları azalan DP’nin “İnce Demokrasiye Paydos” sloganıyla hareket ederek çeşitli alanlarda aldığı sert tedbirler üzerine, muhalefet ve öğrencilerin desteğiyle 27 Mayıs 1960’da gerçekleşen askeri müdahale ile DP iktidarı son buldu.

Türk ulusunun birliğini, ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyeti korumakla görevli olan Türk Silahlı Kuvvetleri, “Kardeş kavgasına son vermek” sloganı ile 27 Mayıs 1960 günü kansız bir askeri darbe ile DP’yi devirerek fiilen iktidara el koymuştur. Daha sonra TSK’nın bünyesinde bulunan 37 subayın, Orgeneral Cemal Gürsel liderliğinde oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, bu darbe ile mevcut anayasayı uygulamadan kaldırmış, TBMM’yi dağıtmış ve siyasi partilerin faaliyetlerini askıya almıştır. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve üst düzey partililer tutuklanmıştır (Hatta Genel Kurmay Başkanı bile). Cemal Gürsel önce Başbakan, 1961’den itibaren ise Türkiye’nin 4. Cumhurbaşkanı olmuştur.

Darbenin amacı, kötü gidişi durdurarak demokratik ve özgürlükçü bir düzen kurmaktı. Bunun için de yeni bir anayasa yapmak gerekiyordu. Darbe hareketi sonucunda iktidara gelen ve subaylardan oluşan Milli birlik Komitesi, gerekli hazırlıklara girişti. Bir kurucu meclis oluşturuldu ve bu meclis, bir anayasa hazırladı. Demokratik ve Özgürlükçü bir anayasa olan 1961 Anayasası, halk oylaması sonucunda yürürlüğe girdi. Referanduma katılım %81 idi ve %61 oyla 1961 Anayasası kabul edildi.

1961 Anayasası kişilere temel hak ve özgürlükler alanında geniş bir düzenlemeye gitmiş, vatandaşlara geniş sosyal haklar tanımıştır. Parlamenter sisteme uygun güçler ayrılığı prensibine yer vermiştir. 1961 Anayasasının sağladığı bu liberal ortam sonucu aşırı sağ ve sol gruplar siyaset sahnesinde yer almışlardır. Yine aynı yıl seçimler yapılarak silahlı kuvvetler iktidarı, seçimi kazanan sivil yönetime bırakmıştır (15 Ekim 1961).

27 Mayıs 1960 darbesi, TC tarihindeki ilk askeri darbedir. Ancak bu müdahalenin daha sonraki darbelerden farkı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir- konuta zinciri içerisinde yapılmamış olmasıdır. Bunun en açık kanıtı, Genel Kurmay Başkanının bile tutuklanmasıdır.

12 Mart 1971 Muhtırası:

1960’ların sonrasında Adalet Partisi iktidarı, kötüleşen siyasi ortamla baş edemeyince bir grup radikal subay, radikal sosyal reformları yerine getirme görüntüsü altında uzun sürecek bir askeri rejim kurmayı amaçladılar… Ancak 12 Mart Muhtırası bu radikal hareketi engelleyen son dakika girişimi olmuştur.

1969’dan itibaren siyasi kargaşa ve kutuplaşmanın artması, ordunun hükümete 12 Mart 1971 Muhtırasını vermesine ve Nihat Erim’in Başbakan olduğu yarı askeri bir rejim kurulmasına yol açmıştır.

Bu dönemde temel hak ve özgürlüklerde kısıtlamaya gidilmiştir. Bu muhtıra ile bu sefer, yürütmenin yetkileri genişletilmiştir. Sıkıyönetim uygulamalarının kapsamı arttırılmıştır. Üniversitelerin ve TRT’nin özerkliğine kısıtlama getirilmiştir. Bu süreçte Türkiye İşçi Partisi ve Milli Nizam Partisi kapatılmıştır.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi

12 Eylül Darbesi Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştirdiği askeri müdahaledir. Bu müdahaleye 1980 İhtilali de denilmektedir. Bu darbe, Türk silahlı kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 12 Mart 1971 Muhtırasının ardından Türkiye’de yönetime 3. müdahaledir.

Darbenin gerekçeleri ise; 1975–80 döneminde şiddet ve terör olaylarının artması, hükümet ve meclisin işlemez hale gelmesi, ekonomik sıkıntıların iyice artması ve uluslararası problemlerin yığılmasıdır. Ayrıca, darbe öncesinde düzenlenen suikastlerle birçok aydın, milletvekili ve bürokratın öldürülmesi, hükümet bunalımları, TBMM’nin bir türlü Cumhurbaşkanını seçememesi, işsizlik sonucu ülkenin bunalıma sürüklenmesi, sağ-sol gerginliği sonucu bireysel ve kitlesel siyasi cinayetler ve son olarak da şeriat amaçlı düzenlenen Kudüs Mitingi, 1980 darbesine neden olmuştur.

12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu hükümet’in görevine son verilmiş, TBMM kapatılmıştır. 1961 Anayasası uygulamadan kaldırılmıştır. Siyasi partiler kapatılarak, Türkiye’de 9 yıl sürecek olan askeri dönem başlamıştır. Parti başkanlarına siyasi yasaklar getirilmiştir. Bu dönemde, Sıkıyönetim uygulamaları artmış, Türkiye’nin siyasi gelenekleri alt-üst olmuştur. 1980 Askeri Darbesi, sosyal, ekonomik ve siyasal yapıları bütünüyle değiştirmeye yönelik bir müdahaledir.

Darbenin diğer sonuçları ise şunlardır:

  • Binlerce kişi için idam kararı çıkmıştır.
  • 1 milyondan fazla kişi fişlenmiştir.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılmıştır.
  • 30 bine yakın kişi yurt dışına kaçmıştır.
  • Birçok gazeteciye hapis cezası verilmiştir.
  • Birçok öğretmen ve hâkimin işine son verilmiştir.
  • Sakıncalı olduğu görülen birçok film yasaklanmıştır. 1972’den beri fiili olarak uygulanmayan idam cezalarının hızlı bir şekilde infaz süreci başlamıştır.
Bütün bu olumsuz gelişmeler Türkiye’nin “Avrupa Konseyi” üyeliğinin askıya alınması sonucunu da doğurmuştur

1961 ANAYASASI:

1960 Askeri Darbesi’nden sonra hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de kabul edilen 1961 Anayasası, 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır. 1961 Anayasasının hazırlanmasının nedeni 37 yıllık bir dönemde gelişen politik yaşamın ve özellikle de çok partili siyasi ortamın ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilecek bir anayasaya gerek duyulmasıdır.

1961 Anayasası ile Güçler Ayrılığı sağlanmıştır. Bu Anayasada, yasama gücü; Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisinin elinde bulunmaktadır (2 Meclisli sisteme geçilmiştir.). Yasamadan çıkan kanunların anayasaya uygunluğunu kontrol eden, Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Bu anayasa ile Yürütmenin gücü sınırlandırılmış, yürütmenin tüm eylemleri Danıştay’ın denetimine verilmiştir. Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır.

TBMM’nin yanında, üniversite mezunlarından oluşan Cumhuriyet Senatosu kurularak iki meclisli yasama süreci başlatılmıştır. TRT ve Üniversiteler özerkleştirilmiştir. Anayasa ile özgürlük ortamının iyileştirilmesi sendikacılık hareketlerinin hızlanmasına, sağ-sol hareketlerin siyasal alanda etkinliğinin artmasına yol açmıştır (Bu durum 1960 ve 70’li yıllarda Türkiye’yi kanlı olaylara sürükledi).

1961 Anayasa’sı ile tam parlamenter sisteme geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk devleti anlayışı gelişmiştir. Çoğulcu demokrasi ilkesi benimsenmiş, siyasi partiler vazgeçilmez olmuştur. İşçilere grev hakkı, memura sendika kurma hakkı verilmiştir.

1982 ANAYASASI:

1982 Anayasası hazırlanan anayasalar içerisinde en sert olanıdır. Çünkü değiştirilmeyecek maddeleri diğer anayasalarda yer alandan daha fazladır.

12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında hazırlanmış ve 18 Ekim 1982 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 1980–83 yılları arasında yönetimi elinde bulunduran Askeri Cunta idaresi altında kaleme alınmıştır. Son olarak 2004’te AB reformları çerçevesinde kısmi değişikliklere konu olmuştur.

1982 Anayasası, toplam 8 bölümden oluşmaktadır. Türk anayasaları içerisinde hem madde sayısı hem de içeriği bakımından en uzun olanıdır. 1982 Anayasasında Yasama, Yürütme, Yargı kesin çizgilerle olmasa da birbirinden ayrılmış, Yürütme güçlendirilmiştir. 1961 Anayasasının getirdiği çift kanatlı parlamento sistemi terk edilmiş ve tek meclisli sisteme geri dönülmüştür.

Bu anayasaya genel olarak bakacak olursak (1982 Anayasası orijinal halinde iken); genel manada bireyin temel hak ve özgürlüklerini devlet karşısında sınırlayan, baskıcı bir rejim kurma idealinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle anayasa pek çok eleştiriye maruz kalmış ve anayasa pek çok değişikliğe uğramıştır. Özellikle Türkiye’nin, AB’ye girme konusunda çalışmalar yapması, anayasada yer alan bazı maddelerin değiştirilmesinde etkili olmuştur: İdam cezasının kaldırılması, seçme yaşının 18’e düşürülmesi, DGM’nin kaldırılması, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, MGK sekreterinin sivil kişilerden oluşması, Cumhurbaşkanlığı süresinin 5 yıla düşürülmesi gibi önemli değişikliklere uğramıştır.

7 Kasım 1982’de yapılan referandum sonucunda seçmenlerin %82’si bu anayasaya evet demişlerdir. 1982 referandumunda oyların çok yüksek oranda evet çıkmasının nedenleri ise şunlardır: MGK’nın partiler üstü görünümü… Medyanın sıkı denetim altında tutulması… Siyasi partilerin kapatılmış ve değişik görüşlerin ortadan kaldırılmış olması… 1980 öncesinin halkta derin izler bırakmış olması… Şiddet olaylarına tepki… Eski siyasi iktidarlara güvensizlik ve referandum sonucunda hayır çıkması halinde olacakların belirsizliği sayılabilir.

1961 – 1982 Anayasalarının Hak ve Özgürlükler Açısından Karşılaştırması:

  • 1961 ile 1982 Anayasaları referanduma başvurularak hazırlanmıştır. Oysa 1921 ile 1924 Anayasalarında halk oylaması yoktur.
  • 1961 ile 1982 Anayasaları ülkede yaşanan askeri darbeler sonucu hazırlanmıştır.
  • 1961 Anayasası 1971 yılında yapılan değişiklikler ile önemli ölçüde değişmiştir.
  • 1961 Anayasası hak ve özgürlükler açısından önceliği kişiye vermiş, buna karşın 1982 Anayasası önceliği kişiye değil devlete vermiştir.
  • 1982 Anayasası 1961 Anayasasına göre daha az katılımcı bir demokrasi modelini benimsemiştir.
  • 1982 Anayasası güçlendirilmiş bir Cumhurbaşkanı ve MGK ile askerin siyasal sisteminin nihai koruyucusu ve hâkimi olmasını sağlamıştır. Yani 1982 Anayasası Meclisi zayıflatmıştır.
  • 1982 Anayasası 1961’e göre milli iradeye, siyasal partilere, sendikalara ve sivil toplum örgütlerine daha az güvenmekte ve bazı hak ve özgürlüklere kısıtlama getirmektedir.
  • 1961 Anayasası döneminde sadece Demokrat Parti kapatıldığı halde 1982 Anayasası döneminde bütün siyasi partiler kapatılmıştır.
  • 12 Eylül 1980’de iktidarı ele alan Milli Güvenlik Konseyi’nin otoritesi altında, halk oylaması ile yürürlüğe giren 82 Anayasasını hazırlayan Kurucu Meclis, 61’deki Kurucu Meclisten farklıdır.
  • 1961 Anayasasında Milli Birlik Komitesi daha geri planda iken, 1982 Anayasasında Milli Güvenlik Konseyi çok etkilidir.

Yeni Siyasi Partilerin Kurulması ve 1983 Seçimleri:

12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra, 1983 seçimlerine Süleyman Demirel’in Adalet Partisi, Deniz Baykal’ın CHP’si, Hüsamettin Cindoruk’un Büyük Türkiye Partisi’nin katılmasına izin verilmiştir.

Büyük Türkiye Partisi’nin devamı niteliğinde olan Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrasi Partisi ve Refah Partisi’ne “Yasaklılar” denmiştir. Milli Güvenlik Konseyi tarafından genel seçimlere katılmaları uygun bulunan Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti ve Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Parti’sine “İcazetliler” (6 Kasım Partileri) denilmiştir.

Yapılan genel seçimlerde 1. parti Anavatan Partisi, 2. parti Halkçı Parti, 3. parti ise Milliyetçi Demokrasi Partisi olmuştur. Seçimlerden sonra bazı milletvekillerinin parti değiştirmesiyle Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrasi Partisi de meclise girebilmiştir. İleriki süreçte alınan başarısız sonuçlardan dolayı Milliyetçi Demokrasi Partisi kendisini feshetmiştir.

12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 tarihleri arasında Türkiye’yi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Kuvvet Komutanlarından oluşan 5 kişilik bir Milli Güvenlik Konseyi yönetmiştir.

Bu arada TBMM’ye giren 3 partiden Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP iktidara gelmiştir. Ülkeyi siyasal bir kargaşa ve kamplaşma ortamından uzaklaştırmak isteyen Turgut Özal, ekonomide de liberal politikalar izleyerek kamuoyunun desteğini almayı başarmıştır. Ayrıca Turgut Özal, 1989–1993 yılları arasında Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır.

Yumuşama Dönemi'nde Türkiye'de Yaşanan Ekonomik, Sosyal, Kültürel Gelişmeler

Yumuşama Dönemi'nde Türkiye'de Yaşanan Ekonomik, Sosyal, Kültürel Gelişmeler

II. Dünya savaşının sona ermesinden sonra çok partili hayata geçen Türkiye, ekonomik alanda kalkınmak için bir takım faaliyetlere girmiştir. 1962 yılına kadar tarıma dayalı bir politika izleyen Türkiye, 1982 yılana kadar ise ithal ikamecilik (ithal edilen mal yerine yerli üretimi öne çıkarma) politikasını uygulamış, 1980 yılından sonra ise dışa dönük bir ekonomik politika izlemiştir.

1960 yılından itibaren artan nüfus nedeniyle yurt dışına bir göç hareketi başlamış, büyüyen şehirlere ise iç göç yaşanmıştır. Bu dönemde ulaşım ve iletişim konularına da ağırlık verilmiştir.

1947–1953 yıllarında tarım üretimi 2 katından daha fazla artmış, çiftçiyi topraklandırma kanunu ile devlet arazileri çiftçilere dağıtılarak üretimin artması sağlanmıştır.

1950 yıllarında yaşanan Kore Savaşı, Türk ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir. Fiyatlar yükselmiş, dışarıdan ülkeye giren döviz gelirleri büyük oranda azalmıştır.

1958 yılında Türk parası değer kaybetmeye başlamış, ülkede Devalüasyon yaşanmıştır. Bu gelişmeler üzerine Türkiye, uluslararası para fonu olan IMF’den ilk kez Adnan Menderes’in Başbakanlığı sırasında dış borç almıştır.

1960 yılındaki askeri darbeden sonra ekonomik konuları yürütecek ve planlayacak Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuştur. Bu kuruluş ilk olarak Beş Yıllık Kalkınma Planları (1963–1968) hazırlamış, böylece eğitim, sağlık ve bölgesel farklılıkları ortadan kaldıracak önlemler alınmaya çalışılmıştır.

Resesyon:

Ekonomide durgunluktur. Uzun sürerse ekonomik çöküş olarak isimlendirilir. 1973 Dünya petrol krizi, dış borç ödeyen Türkiye’yi zora sokmuş, bu durum Türkiye’yi ekonomik resesyona (durgunluğa) sürüklemiştir.

1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de sinema kültürü oluşmaya başlamış, Yeşilçam diye adlandırılan sektörde birçok alanda sinema filmleri çekilmiştir. Bu filmlerin içinde Metin Erksan’ın yönettiği “Susuz Yaz” filmi Berlin’de 1963 yılında “Altın Ayı” ödülünü almıştır.

1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Yunanistan’ın, Ege denizindeki faaliyetleri üzerine Ege’de petrol aramaya başlamıştır.

1980 Askeri Darbesi sonunda 24 Ocak kararları olarak bilinen ekonomik kararlar alınmış, böylece enflasyonu önlemek, ihracata dayalı bir üretime geçmek amaçlanmıştır. Bunun için önce devalüasyon yapılmıştır. 1 Dolar 47 liradan 70 liraya çıkmıştır.

1993 yılındaki 5 Nisan kararları ise, ülkede büyük bir devalüasyonun yaşanmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler üzerine halkın satın alma gücü azalmış, ülkede işsiz sayısı giderek artmıştır.

1940 yılında 20 milyon nüfusa sahip Türkiye, 2000’li yıllarda 70 milyona ulaşmıştır. Bu durum beraberinde birçok sorunu getirmiştir (Göç, işsizlik, sağlık sorunları, eğitim, çarpık kentleşme, gecekondulaşma vb.).

Türkiye’de ilk TV yayını İTÜ’nün ardından TRT gerçekleştirmiş, 31 Ocak 1968’den itibaren TRT, Ankara’da haftada üç gün deneme yayını yapmaya başlamıştır.1982 yılından itibaren ise TRT ilk renkli TV yayınını gerçekleştirmiştir. 1984’de ise tümüyle renkli yayına geçilmiştir.1990’lı yılların başından itibaren özel kanallar kurulmaya başlanmış, Türkiye 1996 yılında ilk kez İnternetle tanışmıştır. Ayrıca uzaya TÜRKSAT-1B uydusu gönderilmiştir.

5/5 (2)

Değerlendirme

Paylaşmak Güzeldir :)
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Hakkında Kpss Özetleri

Herşey Kpss’ye hazırlanırken neden bu çalışmalarımı kalıcı hale getirip başkalarının da faydalanmasını sağlamıyorum diye düşünmemle başladı. Ondan sonra tutabilene aşk olsun. Yazdıkça yazdım. İlerleyen zamanlarda sizlere daha geniş bir içerik sunmaya çalışacağım.Umarım faydalı olur. Hepinize çalışmalarınızda başarılar.

Yorumsuz Geçme :)

6 Yorum - "Yumuşama (Detant) Dönemi – 2"

Bildir
avatar
Simge
Ziyaretçi
Simge

Çok teşekkrüler

Ceyhun
Ziyaretçi
Ceyhun

Elinize sağlık. Çok faydalı bir anlatım olmuş.

Selin
Ziyaretçi
Selin

Çok güzel bir özet bilgi. Teşekkürlr

Halis Gök
Ziyaretçi
Halis Gök

Çok faydalı bir anlatım olmuş.Teşekkürler

wpDiscuz
x

Buna da çalış mutlaka..

II.Dunya-savasi-featured-image

II. Dünya Savaşı (1939-1945)

Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersimize tüm dünyayı derinden etkileyen milyonlarca insanın hayatını kaybettiği  II. Dünya Savaşı konusu ile devam ediyoruz.  Paylaşmak Güzeldir :)